HİCRET
Allah'ın selamı hidayete tabi olanlara olsun

Hoş geldiniz lütfen üye olunuz.

Allah (c.c) size bu dünyada ve ahirette af ve afiyet versin amin.

VEHN

Aşağa gitmek

VEHN

Mesaj  sürgün Bir Cuma Ağus. 27, 2010 9:36 am

قال رسول الله صلى الله عليه وسلم يوشك الأمم أن تداعى عليكم كما تداعى الأكلة إلى قصعتها فقال قائل ومن قلة نحن يومئذ قال بل أنتم يومئذ كثير ولكنكم غثاء كغثاء السيل ولينزعن الله من صدور عدوكم المهابة منكم وليقذفن الله في قلوبكم الوهن فقال قائل يا رسول الله وما الوهن قال حب الدنيا وكراهية الموت (أخرجه أبو داود وأحمد)

Aç insanların yemek kabına üşüştükleri gibi yakında diğer milletler de sizin başınıza üşüşeceklerdir. Dinleyenlerden biri: O gün bizim az oluşumuzdan mı böyle olacaktır? Deyince Rasulullah (sav): “Bilakis sizler o gün çok olacaksınız, fakat sizler sel üzerinde akıp giden çer çöp gibi olacaksınız. Allah (cc) düşmanlarınızın kalbinden sizden korkma duygusunu çekip alacaktır. Sizin kalbinize ise vehn sokacaktır” buyurdu. Yine dinleyenlerden biri: “Vehn nedir?” deyince Rasulullah (sav) “Dünyayı sevmek ölümden hoşlanmamaktır” buyurdu. (Ebû Davut, el-Melahim, b. 5, Hadis no: 4297; Müsned-i İmam Ahmed, c. 2, sh. 359, c. 5, sh. 278)

Denilebilir ki bu hadisi şerif Hz. Peygamberin başlı başına bir mucizesidir. Çünkü hadisi şerif ile önderimiz, gaybi bir durumdan ümmetini haberdar edip uyardığı gibi, bir takım ilahi sünnetleri de açık seçik bir üslupla dile getirmekte, müminlerin bu tehlikelere maruz kalmaları, kalmış iseler onlaradn kurtulmaları için almaları gereken tedbirleri zımnen ifade edebilmek ise bir Peygamber bilgisi beşerin sınırları aşarak ilahi vahye mahzar olan, eşya ve olaylara nübüvvet gözüyle bakan bir şahsiyet için mümkündür. Şimdi bu hadisi şerifin ele aldığı bazı noktalara kısaca değinelim:

Kâfirlerin Müslümanların Başına Üşüşmeleri

Hz. Peygamberin işaret ettiği bu “üşüşme” günümüze kadar birkaç defa tekrarlanmış bir olaydır. Moğolların İslam dünyasını istilaları, olmadık vahşilikleri, hunharlıkları, kan dökücülükleriyle alabildiğine gaddarca cinnetlerinin yaşandığı kara yallar bunların birincisidir. Haçlı seferleri ve bu seferler sonucunda İslam Dünyasının bağrında Filistin’de, Urfa ve çevresinde devletler dahi kurmak imkan ve fırsatını elde etmeleri, bu “üşüşme” bir diğer örneğidir. Müslüman Endülüs’ü haçlı kâfirlerin istila edip cami ve meskenleri yıkmaları da bu “üşüşme”lere bir örnektir.

Fakat ne Moğol istilası ve ne de Haçlı Sürülerinin saldırganlıkları ve cinayetleri son asırlarda İslam Dünyasının yaşadığı karşı karşıya kaldığı “üşüşme”ye benzemektedir. Hatta diyebiliriz ki, Hz. Peygamberin hadisi şerifin işaret buyurduğu hazin olaylar ya da musibetler zinciri son asırda ümmetin yaşadığı facialardan başkası değildir. Çünkü bütün kavimlerin İslam Âlemine büyük kargalar gibi üşüştükleri bir zaman diliminde yaşıyoruz.

O bakımdan hadisi şerifte haber verilen durum, bütün tafsilatıyla ancak İslam Dünyasının emperyalist Dünya tarafından sömürgeleştirilmesiyle ortaya çıkar.

Zaferin Sırrı

Müslümanların kâfirlere karşı kazanmaları onların sayıca çok, silahça yeterli hatta düşmanlarından daha ileri bir düzeyde olmalarına bağlı değildi. Yüce Allah, Bedir savaşında Kur’an’ı Kerim’in ifade ettiği gibi oldukça güçsüz oldukları halde müminlere yardım etmiş ve onları düşmanlarına karşı muzaffer kılmıştı. (Âl-i İmrân, 3/123.) Buna karşılık Huneyn’de sayıca kalabalık hatta kendilerine en ufak bir faydası olmamış, yeryüzü bütün genişliğine rağmen kendilerine dar gelmiş, arkalarını dönüp kaçmışlardı bile. (et-Tevbe, 9/25.) Oysa aynı ayetin baş taraflarında ifade edildiği gibi bundan önce yüce Allah müminlere pek çok savaşta zafer nasip etmiş, onlara yardım da bulunmuştu.

Buna göre müminlerin zafer kazanabilmeleri, düşmanlarının yenik düşürmeleri için kalabalık olmaları gerekmemektedir. Zaferi hak edebilmeleri için gereken şartları yerine getirmeleri gerekir. Bunlar ise Allah’ın yardımını alabilecek nitelikte, tavır ve tutumda olmaktan ibarettir. Bu tavır ve nitelikler ise işaret ettiğimiz ayetin bir öncesinde şöylece ifade edilmektedir;

“De ki: Eğer babalarınızı, oğullarınızı, kardeşlerinizi, eşlerinizi, elde ettiğiniz malları, durgunluğunuzdan endişe ettiğiniz bir ticareti ve hoşlandığınız meskenleri Allah’tan, Rasulunden ve Allah yolunda cihad etmekten daha çok seviyorsanız, o halde Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah fasıklar topluluğuna hidayet vermez. ” (et-Tevbe, 9/24.)

Fısk, Allah’ın emir ve buyruklarının dışına çıkmak demektir. Fasık da Allah’ın emir ve buyruklarının dışına çıkan kimse demektir. Genel olarak her hususda ve özellikle cihad konusunda düşmana karşı cihad etmek için Allah’ın adının yüceltmek uğrunda cennet özlemiyle savaş meydanlarına atılmak için maddi ve manevi her türlü hazırlığı ihmal etmek bu ayetin ifadesinden anlaşıldığına göre fasıklıktır. Allah da fasıklar topluluğunu genel olarak her konuda, özel olarak cihad hususunda ve zafere götüren sebepleri, hazırlıkları gerçekleştirmek, tedbirleri almak hususunda doğruya iletmez. Ve bu yüce Allah’ın müminlere fasıklar gibi olmalarının, yani Allah’ın dininin gölgesinde cihad eden İslam askerlerine yazdığı mektubunda ne güzel ifade etmiş:

“Şunu bilin ki biz düşmanlarımızla sayı ve silahımızla savaşmıyoruz. Bizim onlara karış savaşımızdaki en büyük silahımız bizim mümin olmamız günahlardan sakınmamızdır. Günahlardan sakınınız. Çünkü biz de onlar gibi günah işleyecek olursak, bizimle onlar arasında bir fark kalmaz, bu sefer onlar (sayı ve silah üstünlüklerinden dolayı) bize galip gelirler. ”

Abdullah bin Revaha (ra) da Mute’de Bizans ordusunun çokluğunun görülmesi üzerine, neler yapılacağına dair istişarede bulunulduğunda aynı gerçeği şöyle ifade etmişti: “Biz şimdiye kadar düşmanlarımıza karşı sayıca ve silahça üstün olduğumuz için hiçbir savaş kazanmış değiliz. Biz düşmanlarla inancımızın verdiği üstünlükle savaştık…”

İşte hadisi şerif sahabenin sorduğu “o gün az oluşumuzdan mı düşmanlarımız üstümüze üşüşeceklerdir?” sorusuna Hz. Peygamber, sayıca çok olacağımız fakat zaferin en önemli sebebi olan manevi güç kaynaklarımızı tüketmiş olduğumuzdan dolayı bu hallere düşeceğimizi belirtmektedir. Hadisi şerif bizim için manevi güç kaynağı teşkil eden önemli iki hususa işaret etmektedir. Bunlardan bir tanesi düşmanlarımızın kalbindeki bizden korkma duygusudur. Diğeri ise mümindeki şahadet arzusu, ahireti dünyaya üstün tuttuğu için ölümden korkmama duygusudur. Bunları da hadisi şerifte sözü önemli hususlardan diğer ikisi olarak ele alalım.

Korkutarak Zafer

Düşmanından korkan bir ordu, daha savaş başlamadan yenik düşmüş demektir. İşte bu büyük yardıma mahzar olabilecek niteliklere sahip olmak zorundadır müminler. Eğer Allah’ın dinini yüceltmek ve böylece kendileri de yücelmek istiyorlarsa. Yüce Rabbimiz müminlere düşmanlarının kalbine korku salmak suretiyle Bedir’de (Enfal, 8/12) Uhud’da (Ali imran, 3/131) Hendek’te (Ahzap, 33/26), Nadiroğullarının Medine’den sürülmeleri esnasında (Haşr, 59/2) yardımcı olmuştur.

Müminlerin yüce Allah’ın bu şekilde yardımına mahzar olmalarının sebeplerine de değinilmiştir. İşaret ettiğimiz ayeti kerimelerde, ya da onlara yakın diğer ayetlerde…

Bu açıdan bu buyruklara eğildimizde görürüz ki, Bedir’de yüce Allah’ın müminlere yardım etmesinin sebebi düşmanlarının kâfir olması (Enfal, 8/12) Uhud’da yardımının sebebi düşmanlarının Allah hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri ortak koşmaları, yani müşrik olmaları (Ali imran, 3/151) Hendek’te bu yardımın sebebi düşmanlarının kâfir olmaları (Ahzab, 33/26) Nadir oğullarının sürülmeleri sırasında kalplerine korku salınmasının sebebi ise kitap ehli olmakla birlikte kâfir olmaları (Ahzab, 33/2) ile Allah’a ve Resulüne karşı gelmeleri (Ahzab, 33/4) gösterilmektedir.

Bu şekilde düşmanın kalbine korku salınarak, müminlere yardımcı olunması Hz. Peygamber’in ve diğer Peygamberlere verilmemiş özelliklerinden bir tanesiydi. (Buhari, Teyemmüm 1, cihad 122; Müslim, Mesacid 3, 5, 8; Tirmizi, siyer 5; Nesei, cihad)

O halde savaşta zaferi elde edebilmenin en büyük teminatı olan böyle bir yardıma mahzar olmanın belli şartları vardır. Bunlar da kâfirlerin özelliklerinden, fasıkların niteliklerinden uzak durmak, Allah’ın istediği gibi yaşayıp Hz. Peygamberin izinden ayrılmamaktır.

Dünya Sevgisi ve Şehadet Arzusu

Hadisi şerif İslam Ümmetinin gördüğümüz aciz ve sefil dünya devletleri nazarında kıymetsizliğini “vehn” diye adlandırıyor ve “dünyayı sevmek ölümden de hoşlanmamak” diye tanımlıyor. Dünya sevgisi elbetteki insana ölümü sevimsiz gösterecektir. Hatta dünya sevgisi insanın kalbinde ne kadar yer etmişse ölümden o kadar nefret etmek söz konusudur. Bunun çaresi insanın ahirete gereği gibi, “yakin ile” iman etmesi, ahiret nimetlerini ruhunda canlandırarak, yaşatarak bilip sevmesi, ahiret nimet ve ecrinin üstünlüklerinin, sonsuz değerlerini gözünün önünden uzaklaştırmaması, diğer yandan Allah’ın azabının gerçekleşeceği yer olan Cehennemi, Cehennemin o dayanılmaz, tahammül edilmez, bitmek tükenmek bilmez azabını unutmaması, dehşetini hatırından çıkarmamasıdır. Şüphesiz ki kişinin şehadeti İslam’ın tanıttığı şekilde tanıması, bu makama erişmenin şerefini, üstünlüğünü bilmesi, şehitler için hazırlanmış mükafatlardan haberdar olarak Müslümanların güçlenmelerinin en büyük kaynakları arasında yer alır.

Nitekim Uhud savaşında müminler ordusunun nihai zaferi elde etmelerine ramak kalmışten bozguna uğrayıp yenilmelerinin sebebi, yılmaları, anlaşmazlığa düşüp çekişmeleri ve –belli bir kesim de olsa- dünyalıklara üşüşmeleridir. (Ali imran, 3/152) Hz. Peygamber de bir büşka hadisi şerifinde müminlerin dünyaya bağlanıp chadı terk etmelerinin ilahi cezasını şu şekilde ifade buyurmaktadır: “İnsanlar dinar ve dirhemde cimrilik gösterirse, satışı (nakde ihtiyacı olan bir kimsenin birisinden veresiye mal alıp tekrar ol malı aldığı kişiye daha düşük bir fiyata peşin satması) yapar… (Cihadı ihmal ederek) ineklerin kuyruklarının arkasına takılıp kalırlar. (Yani hep ziraatle uğraşırlar. Allah yolunda cihadı terk ederlerse, Allah onların üzerine öyle bir bela indirir ki tekrar dinlerine geri dönecekleri zamana kadar bu belayı üzerlerinden kaldırmaz. (Ebu Davut, Buyu 54; Müsned II, 42; el-Fethu’r-Rabbani XIV, 25, 26’daki Abdullah bin Ömer rivayeti esas alınarak tercüme edilmiştir.)

Buna göre ümmet olarak içine düştüğümüz bu zelil durumdan kurtulabilmenin tek bir çaresi vardır. O da bütünüyle Allah’ın dinine dönmek. Yani Allah’ın dinini topluma, yeryüzüne hakim kılmak. Bu uğurda yeri gelen her türlü fedakârlıkta bulunmak, hiçbir şeyi esirgememek, Allah’ın nurunu tamamlaması uğrunda üzerimize düşen görev ve sorumlulukları ifade etmek, eksiksiz yerine getirmek.

“Nice Peygamberler vardır ki, beraberlerinde birçok topluluklar (ribbiyyun; kendilerini Rabbe adamışlar) savaşmıştır. Fakat Allah yolunda kendilerine isabet eden (musibet)lerden dolayı gevşemediler, zaafa uğramadılar, boyun da eğmediler, Allah sabredenleri sever. ”

“Onların sözleri yalnızca: Rabbimiz, günahlarımız ve içimizdeki taşkınlıklarımız bağışla, ayaklarımıza sebat ver, kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et demelerinden ibaretti. ”

“Allah onlara dünya sevabını (zafer, üstünlük ve ganimeti, düşmanlara İslam’ın hükümlerini kabul ettirmeyi) ve ahiret sevabının güzelliğini verdi. Allah iyilik edenleri sever. ” (Ali İmran, 3/146, 148)

Konumuz olan hadisi şerif yenilginin, zilletin, sömürülmenin sebeplerini, bu ayeti kerimeler de üstün olmanın, İslam’ın hükümlerini hâkim kılmanın, tağutları devirmenin yollarını gösteriyor.

Rabbimiz bizleri doğru yolundan ayırmasın.

http://www.elmuslimun.com/makale.aspx?makale=BirHadisVehn

sürgün
ilim ehli

Mesaj Sayısı : 33

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz